EBÛ YÛSUF

İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe hazretlerinin en önde gelen talebesi, en büyük velîlerden. Asıl adı,
Yâkub bin İbrâhim’dir. Ebû Yûsuf künyesidir. Soyu Eshâb-ı kirâmdan Sa’d bin Buhayr
el-Ensârî’ye dayanır. 731 (H.113) senesinde Kûfe’de doğdu. 798 (H.182) senesi Bağdât’ta
vefât etti. Kabr-i şerîfi ziyâret mahallidir.
Ebû Yûsuf’un ceddi hazret-i Sa’d, Resûlullah efendimizin hayır duâlarına kavuştu. Henüz
küçük yaşlarda olan hazret-i Sa’d, Uhud muhârebesinde Peygamber efendimize gelerek
kendisini de bu harbe götürmelerini arzetti. Peygamber efendimiz başını okşayıp;
“Küçüktür, gazâya gidemez.” buyurdular. Çünkü âkıl ve bâliğ olmayanlara gazâya izin
vermezlerdi. Bu okşamanın eseri, onda ve neslinde görüldü. Hazret-i Sa’d daha sonraki
gazâlara iştirak etti. Kûfe’ye yerleşip orada vefât etti.
Ebû Yûsuf, Kûfe’de doğdu. Sonra Bağdât’a yerleşip orada yetişti. Fakir bir âilenin evlâdı olan
Ebû Yûsuf önce Ebû İshak Şeybânî, Süleymân et-Temîmî, Yahyâ bin Saîd el-Ensârî,
Süleymân bin Mihran el-A’meş, Hişam bin Urve gibi büyük fakîh ve muhaddislerin
derslerine devâm etti. Muhammed bin Abdurrahmân bin Ebû Leylâ’nın derslerine de devâm
ettiği sırada, bu zâtın bâzı müşkil meselelerde İmâm-ı A’zam’a mürâcaat ettiğini ve onun
talebelerinin ilimdeki üstünlüğünü görünce, İmâm-ı A’zam’ın büyüklüğünü anlayıp, ona
talebe oldu.
Yetim olup fakir bir âilenin çocuğu olmasına rağmen, İmâm-ı A’zam’ın derslerine büyük bir
gayretle devâm etti. İmâm-ı A’zam, onun keskin zekâsını görüp derslere sürekli devâm etmesi
için fakir olan âilesinin geçimini de kendi üzerine aldı. Âilesini rahatlıkla geçindirip ilme
yönelmesi için ona devamlı yardımda bulundu.
Şucâ’ Muhammed, başka bir rivâyet olarak Ebû Yûsuf’un şöyle dediğini nakleder: “Babam
öldüğü zaman cenâzesinde bulunamadım. Akrabâ ve komşularımın cenâze ve defn işleriyle
uğraşmalarını temin ettim. Zîrâ İmâm-ı A’zam’ın bir dersinde bulunamayacaktım. Eğer o
dersi kaçırsaydım, ondaki faydalı bilgilere kavuşamamanın hasreti ölünceye kadar devâm
ederdi. Ve yine demiştir ki: “Ferâiz (mîras) ve hayza âit (kadınlara mahsus) bilgileri İmâm-ı
A’zam’ın bir meclisinde, nahiv ilmini de âlim bir kimsenin huzûrunda bir defâda öğrendim.”
Ebû Yûsuf kısa zamanda İmâm-ı A’zam hazretlerinin talebeleri arasında ilimde ilerleyip
hocasının iltifâtına kavuştu. Ebû Hanîfe hazretlerinden ve birçok âlimden hadîs-i şerîf
dinledi. Bir derste elli altmış hadîs-i şerîf ezberler ve dersten çıkınca yazdırırdı. Diğer
hocalarından bâzıları şunlardır: Ahves bin Hakîm, İbrâhim bin Ebû İshak, İsmâil bin İbrâhim,
İsmâil bin Ümeyye, İsmâil binEbî Hâlid, İsmâil bin Aliyye, Eyyüb bin Utbe, Beyân bin Bişr,
Ebû Bekr bin Abdullah el-Hüzelî, Sâbit bin Ebû Hamza, İbn-i Cüreyc, Ebû Cenâb Yahyâ
Kelbî, v.b. Muhammed bin Hasan Şeybânî, Amr bin Muhammed-i Nâkıd, Ahmed ibni Münîr,
Ali ibni Mûsâ Tûsî, Abdüs bin Bişr, Hasan bin Şebîb ve daha birçok âlim de Ebû Yûsuf’tan
hadîs-i şerîf rivâyet etmişlerdir.
Ebû Yûsuf, İmâm-ı A’zam’ın derslerine on yedi sene aralıksız devâm edip, ilimde yüksek
dereceye ulaştı ve müctehid oldu. İmâm-ı A’zam’ın fıkhını ve mezhebini yayan talebelerinin
başında geldi. Bu hususta ilk kitap yazan da odur.
Talhâ bin Muhammed bin Câfer der ki: “Ebû Yûsuf, İmâm-ı A’zam hazretlerinin talebeleri
arasında en yükseğidir. İmâm-ı A’zam hazretlerinin ilmini bütün yeryüzüne yayan odur.”
Ebû Yûsuf, hakkında âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf (nass), bulunmayan bir meseleyi hükme
bağlarken önce hocası İmâm-ı A’zam’ın ictihâdına bakar, bulursa ona göre hüküm verirdi,
bulamazsa kıyas ve kendi re’yi ile hareket ederdi. Bu hususta da hocasının koyduğu usûl ve
kâidelere bakarak meseleyi hükme bağlardı.
Bir gün İmâm-ı Ebû Yûsuf hazretleri çok hasta olmuştu. Birisi gelip İmâm-ı A’zam’a Ebû
Yûsuf’un öldüğünü söyledi. İmâm-ı A’zam; “O ölmedi” buyurdu. Ölmediğini nereden bildiniz
dediklerinde; “İlme çok hizmet etti, meyvelerini toplamadan ölmez” buyurdu. Hakîkaten
ölüm haberinin doğru olmadığı anlaşıldı. İlmi, üstünlüğü ve talebeleri her tarafa yayılıp,
meyvelerini topladı. İmam-ı A’zam hazretleri bir defâsında; “Bu genç hayatta iken ona
muhâlefet eden bulunmaz.” buyurdular.
Ebû Yûsuf iyileşince, bir ders meclisi kurdu ve insanlara fıkıh ilmini, haram ve helâli
öğretmeye başladı. Bu haber Ebû Hanîfe hazretlerine ulaştırıldı. İmâm-ı A’zam hazretleri
huzûrunda bulunanlardan birine; “Şimdi Yâkub’un (Ebû Yûsuf’un) meclisine git ve ona; “Bir
kimse elbisesini kısaltmak için bir terziye verse, sonra elbisesini istese, terzi de inkâr etse,
sonra tekrar terziye gelse ve elbisesini istese terzi de elbisesini kısaltmış olarak ona verse
ücret alabilir mi? diye sor. Eğer alır derse hatâ ettin, dersin. Eğer ücret almaz derse yine hatâ
ettin dersin.” dedi. Bu talebe Ebû Yûsuf’un ders okuttuğu meclisine geldi. Soruyu sordu. Ebû
Yûsuf; “Terzi ücret alır.” dedi. O da; “Hatâ ettin. Öyle değildir.” dedi. Ebû Yûsuf bir müddet
düşündü ve; “Hayır ücret alamaz.” dedi. Soran yine; “Yanıldın. Öyle değildir.” dedi. Bunun
üzerine Ebû Yûsuf hemen yerinden kalkıp Ebû Hanîfe hazretlerinin huzûruna gitti. Ebû
Hanîfe hazretleri onun geldiğini görünce; “Seni buraya elbiseyi kısaltma meselesi mi
gönderdi?” dedi. Ebû Yûsuf da; “Evet efendim.” diye cevap verdi. Ebû Hanîfe hazretleri
tebessüm ederek; “İnsanlara fetvâ vermeye koyulan ve Allahü teâlânın dîninde söz söylemek
için kendine meclis kuran, ücret bahsinden bu kadarını nasıl bilemez.” buyurdu. Ebû Yûsuf;
“Hocam bana bunun cevâbını söyleyiniz.” dedi. Ebû Hanîfe hazretleri; “Eğer o elbiseyi
gasbettikten sonra kısalttı ise ücret verilmez. Çünkü kendisi için kısaltmış demektir. Eğer
gasbetmeden önce kısalttıysa, ücret verilir. Çünkü onu sâhibi için kısaltmıştır.” buyurdu.
Bunun üzerine Ebû Yûsuf hocasının ellerine sarılıp öptü.
Ebû Yûsuf hazretleri anlatır: “Hocam bir kimseye bir şey verince kendisine teşekkür
ederlerdi ve ona; “Allahü teâlâya şükret! Bu, Allahü teâlânın sana gönderdiği rızkıdır” derdi.
“Sizlerden daha cömert kimse görmedim.” dediğim zaman, bana; “Keşke hocam Hammâd’ı
görseydin, güzel huyları, iyi hasletleri kendisinde toplamıştı.” buyururdu.
Ebû Yûsuf hazretlerinin olgunluk, ahlâk güzelliği ve insanlar üzerindeki îtibârı ortaya
çıkınca, hocası İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe hazretleri ona şu vasiyet ve tavsiyelerde bulundu:
“Ey Yâkûb, sultâna saygı göster. Mevkiine hürmet et. Huzûrunda yalan söylemekten sakın.
İlmî bir mesele için seni çağırmadığı vakitlerde yanına gitmekten kaçın. Çünkü ona gidip
gelmeyi, girip çıkmayı çoğaltırsan, sana îtibâr etmez olur, mevkiin yanında küçülür.
Huzûruna girdiğin zaman hem kendi kadrini hem de başkasının kadrini kıymetini bilen ol.
Sultanın dostları ve tarafları ile buluşma. Etrâfındakilerden uzaklaş ki şerefin ve merteben
yerinde kalsın. Halk önünde konuşma, yalnız sorduklarına cevap ver. Halk ve tüccar arasında
da dînî ve zarûrî bilgiye âid olmayan sözlerden kaçın ki, sevgin ve mala rağbetin üzerinde
durulmasın. Zîrâ onlar kötü zanda bulunabilirler ve yaklaşmanı kendilerinden rüşvet almana
atfederler.
Halk arasında ne gül ne de gülümse. Çarşı pazara da çok çıkma.
Yol ağızları ve köşebaşlarında oturma. İcâbederse mescidde ve avlusunda otur. Çarşı, sokak
ve câmilerde bir şey yeme. Dükkanlarda da oturma. Yol kenarlarında bulunan çeşmelerden,
musluklardan ve sakaların ellerinden su içme. İpekten yapılma atlas veya çeşitli ipekler
giyme. Çünkü bunlar insanı ahmaklığa, gevşekliğe götürür.
Eşinin (hanımının) yanında yabancı kadınlardan konuşma. Sen başka kadınlardan bahsedince
o da yabancı erkeklerden söz etmek hakkını kendinde bulur. Evlilik hayâtının maddî bütün
ihtiyaçlarını sağlamaya muktedir olduğunu bilmeden evlenme. Önce ilim tahsîl et. Sonra
helâlından mal ve servet edin. Ondan sonra evlen. Çünkü tahsil zamânında hayâtını da
kazanmak istersen ikisini bir arada yürütemez, tahsîlini noksan bırakırsın. İlim tahsîlinden
önce edineceğin servet ise seni dünyâ ile uğraşmaya, hizmetçiler tutmaya teşvik eder. Bu
sûretle vaktin boşa gider. Çoluk-çocuğun olur. Nüfûsun artar, onların ihtiyâcını temine
çalışırken ilmi bırakırsın. Gençliğinin kuvvetli, gönlünün âsûde, rahat, kafanın zinde
zamânında ilim tahsîli ile uğraş. Sonra mal ve mülk toplamaya çalış. Zîrâ evlat ve ıyâlin
bakmakla yükümlü olanların çoğalması zihni karıştırır. Hayâtını kazanınca da evlenebilirsin.
Her halde Allahü teâlâdan kork, fenâlıklardan korun. Emânetleri koru. Küçük-büyük,
zengin-fakir herkese iyilik ve nasihatte bulun. Hiç kimseyi küçük görme. Vakarlı ol ve
herkese değer ver. İnsanlar ile düşüp kalkma. Onlar seni arasınlar. Ziyâretine gelenleri iyi
karşıla. Meselelerine cevap ver. Eğer o meselenin ehli ise ilim ile meşgul olur, değilse sana
muhabbet sevgi besler. Her kim sana bir mesele sormaya gelirse, yalnız sorusuna cevap ver.
Fazla şeyler ilâve etme. Çünkü, sorusunun uzun cevâbı onun zihnini karıştırır.
Kazançsız, azıksız on sene de kalsan, ilim öğrenmekten yüz çevirme. Çünkü tahsilden
vazgeçtiğin takdirde yine geçimin darlaşacaktır.
Fıkıh ilmini öğrenmek ve bu ilimde derinleşmek anlayışlarını arttırmak üzere sana gelenlerin
ilme karşı rağbetini arttırmak için onların herbirini birer oğul ve evlâd edinmişçesine karşıla.
Halktan veya emrin altında çalışanlardan biriyle münâkaşa etme. Çünkü böyleleri ile
münâkaşa, itibârını giderir.
Hiç kimsenin yanında, isterse sultân olsun hakkı anmaktan ve söylemekten çekinme.
Başkasının yaptığından daha çok ibâdet, verdiklerinden ziyâde ihsanda bulunmadıkça, canın
rahat etmesin. Çünkü insanlar senin, kendi ibâdetlerinden fazlasına önem vermediğini
görünce sende ibâdete karşı rağbet azlığına hükmederler. İlminin sana bir fayda vermemiş
olduğuna inanırlar. Kendi câhillikleri ile yaptıkları amelleri, senin ilim ile yaptıklarından
üstün görürler.
Hoca ve üstadlarına hürmet et, onlara dil uzatma. İnsanlardan dâimâ çekin. Allah için gizli
hâlinde ne isen, açık durumunda da öyle ol.
Çok gülme. Zîrâ çok gülmek kalbini öldürür. Vakarlı bir şekilde yürü. Acele acele, salına
salına yürüme. İşlerinde aceleci olma. Konuşurken yüksek konuşma, bağırıp çağırma. Dâimâ
kendin için sükûn ve sükûtu seç.
İnsanlar yanında Allahü teâlâyı çokça an ki, onlar da bunu senden öğrensinler. Namazlarının
arkasında kendine bir vird, bâzı işleri vazife edin. Meselâ; Kur’ân-ı kerîm okur, Allahü
teâlâyı zikreder, belâ ve musîbetlere karşı ihsân ettiği sabır ve tahammül kudretine, bahşettiği
çeşitli nîmetlere şükredersin. Her ayın belirli günlerinde oruç tutmayı âdet edin ki başkaları
da bu hususta sana uysun.
Nefsini dâimâ murâkabe et, gözet, kontrol et, başkasına karşı koru ki, hem dünyâ ve hem de
âhiretine âid amellerinde ilminden istifâde edebilesin.
Dünyâya ve dünyâlığına güvenme. Bulunduğun hale de dayanma. Çünkü Allahü teâlâ,
varlığının cümlesinden sana soracaktır.
İnsanlara hatâlarında uyma. Dîne uygun işlerinde tâbi ol. Fenâlığını bildiğin bir kimseyi o
kötülüğü ile anma. Ondan fayda ve iyilik ara ve iyi hâli ile an. Meğer o kimsenin fena hâli
din husûsunda ise o zaman bunu insanlara söyle de, ona uymasınlar ve ondan sakınsınlar.
Ölümü hatırından çıkarma. Hocaların ve kendisinden bilgi aldığın zâtlar için Allahü teâlâdan
af ve mağfiret dile. Kur’ân-ı kerîm okumaya devâm et. Kabirleri ve büyük zâtları ve mübârek
yerleri çokça ziyâret et. İnsanların sana arzedeceği, Peygamber efendimizi rüyâda görmüş
olmalarını, câmilerde, türbelerde ve makberlerdeki mübârek zâtların gördükleri rüyâlarını iyi
karşıla. Red ve inkâr etme.
Hayvânî zevklerine düşkün, nefsânî arzularına uyan kimseler ile berâber oturma. Yalnız dîne
dâvet yolunda böyleleri ile birlikte bulunmakta bir mahzûr yoktur. Oyun ve eğlence yerlerine
ve söğülüp sayılan yerlere gitme. Ezân okununca hemen câmiye gitmeye hazırlan ki başkaları
senden önce davranmasın.
Komşundan gördüğün nâhoş halleri ört. Çünkü sır sana emânettir. İnsanların gizli taraflarını
açma.
Seninle bir şey hakkında istişâre etmek, danışmak isteyen kimseyi dinle. Seni Allahü teâlâya
yaklaştıracağını bildiğin şeyleri ona söyle. Bu tavsiyemi de kabul eyle. Çünkü, bundan dünyâ
ve âhirette istifâde edeceksin.
Cimrilikten kaçın. Zîrâ herkes cimrilere buğzeder. Onları sevmez. Tamahkârlık ve
yalancılıktan sakın. Karıştırıcı olma. Bütün işlerde insanlığını koru. Güzel huylu ol. İnsanları
incitmekten kaçın. Her zaman her yerde temiz elbise giy. Dünyâya rağbet ve hırsı azaltarak
nefsini temizle. Dünyâ sevgisini içinden at. Kalbin temiz olsun.
Fakir olsan da fakirliğini belli etme. Zengin görün. Himmet ve gayret sâhibi ol. Azmi ve
gayreti zayıflayanın, mevkii de zayıflar.
Yolda giderken sağa sola bakma. Dâimâ önüne bakarak yürü.
Dünyâyı ilim adamları yanında hor ve hakir göster. Çünkü âhirette olanlar dünyâdakilerden
daha hayırlıdır.
Münâzara âdâbını bilmeyen ve iddiâlarını delilleri ile ispat edemeyen kimselerle söze
girişmekten kaçın.
Mevki ve makam peşinde koşan, halk arasındaki meselelere dalan ve bu sûretle kendilerine
şöhret ve menfaat sağlamak isteyenlerin sözlerine ve aralarına karışma. Çünkü onlar bu
hususta seni haklı bilseler dahi sözlerine de önem vermezler. Şarlatanlıkları ile seni
susturmak ve utandırmak isterler.
Kibar ve efendi bir topluluğun arasına girdiğin vakit sana yer göstermedikçe onların üst
taraflarına oturma ki onlardan sana üzüntü verecek bir şey gelmesin.
Bir cemâat içinde bulunduğun zaman seni saygı ile öne geçirmedikçe kendiliğinden ileri safa
geçme. Aynı şekilde muâmele görmeden de mihrâba geçip imâm olma.
Herkese âid olan park ve mesireliklere çıkma.
Zâlim sultan ve âmirlerin yanlarında bulunma. Belki onlar senin yanında hak, doğru ve helâl
olmayan bir iş yaparlar, sen de onları bunlardan men edemezsin. Sükûtunu gören insanlar
onların söz ve hareketlerinin hak, doğru olduğunu sanırlar.
İlim meclislerinde hiddet ve şiddet göstermekten sakın.
Beni de hayırlı duâdan unutma. Bu nasihatımı kabul et. Onu ancak sana, senin ve bütün
müslümanların iyiliği için yapıyorum.”
Tefsîr, fıkıh ilimlerinde yüksek dereceye sâhip ve üç yüz bin hadîs-i şerîfi ezbere bilen Ebû
Yûsuf hazretleri, hocası İmâm-ı A’zam’ ın vefâtından sonra bâzı talebelerine ders vererek
onları ilimde yetiştirdi. Ayrıca İmâm-ı A’zam’ın fıkhını yâni Hanefî mezhebini nakletti ve bu
hususta kitaplar yazdı. Ebû Yûsuf’un muâsırlarına göre üstünlüğünü gören Abbâsî halîfesi
Mehdî onu kâdılığa tâyin etti. Abbâsî halîfelerinden Hâdî ve Hârûn Reşîd zamanlarında da
kâdılık yaptı. İlk defâ “Kâd-ül-Kudât” ünvânını alan Ebû Yûsuf hazretleri, Hârûn Reşîd
zamânında bütün kazâ, hâkimlik işlerinde, hüküm verdiği için “El-Kâd-ül-Kudât-üd-dünyâ”
ünvânı ile anıldı. Kâdılık yaptığı on altı yıl boyunca halkın suâllerine fetvâ verip müşküllerini
halletti.
Ebû Yûsuf hazretleri; hakkı, doğruyu bulmak, onu sâhibine vermek için mümkün olan her
çâreye mürâcaat ederdi. Özellikle dâvâ sâhibini, yeterli miktarda, delili bulunmadığında, hak
sâhibinden başkasının lehine hükmetmekten çok korkardı. Kıyâmet gününde, verdiği
hükümler hakkında niçin böyle hüküm verdin? diye sorulduğunda ne cevap vereceğini
düşünür bunların cevaplarını hazırlardı.
Ali bin Îsâ el-Kummî anlatır: “Ev ihtiyâçları ile meşgul olduğunu tahmin ettiğim bir vakitte
İmâm-ı Ebû Yûsuf hazretlerinin yanına gittim. Benimle görüşeceğini hiç tahmin etmiyordum.
Fakat düşündüğüm gibi çıkmadı. Kapıyı çaldığımda dışarı çıktı. Beni içeri buyur etti. Evde
yalnız imiş. Oturduğu yerin dört bir yanı kitap doluydu. Onları mütâlaa ediyordu. Bana; “Bu
gördüğün kitaplar, verdiğim hükümlerdir. Yarın kıyâmet gününde niçin böyle hüküm verdin
denildiğinde, ne cevap vereceğim. Şimdi onları hazırlamakla meşgûlüm.” buyurdu.
Bişr bin Velîd anlatır: “Benim hanımım, Ebû Yûsuf hazretlerinin hanımı ile görüşür, zaman
zaman yanına giderdi. Ebû Yûsuf hazretlerinin hanımı şöyle nakleder: “Ebû Yûsuf önceleri
gece ve gündüz İmâm-ı A’zam hazretlerinden hemen hemen hiç ayrılmazdı. Nihâyet bir gün
İmâm-ı A’zam hazretlerinin huzurlarına gidip hâlimizi ve fakirliğimizi anlattım. İmâm-ı
A’zam hazretleri bana nasihat edip; “Bu hal kısa bir zaman böyle devâm eder. En kısa bir
zamanda, dünyâ nîmetleri size akar, gelir ve ümid ettiğinizin çok daha fazlasına
kavuşursunuz.” buyurdu. Hakîkaten buyurdukları gibi oldu. Çok geçmeden Allahü teâlâ
rahmet ve nîmet kapılarını açtı.”
Ebû Yûsuf’un ilmi yanında zekâsı da insanları hayrete düşürürdü. Bâzı hâdiseler bunun açık
delili oldu. Kâdılığı zamanında adamın biri; “Eğer Allahü teâlâ bana bir erkek evlat ihsân
ederse, boynuzu dört karış bir koç kurban edeceğim.” diye bir adakta bulunmuştu. Sonra bu
adamın bir oğlu oldu. Adağını yerine getirmek için boynuzu dört karış olan koç arattı, fakat
bulamadı. Sağa sola, civar memleketlere adamlar gönderdiyse de istenen vasıfta koç bulmak
mümkün değildi. Adam zamânın din âlimlerine mürâcaat ederek hâlini anlattı. Yine bir çâre
bulamadılar. Adamı bir telaş aldı. Dostlarından birisi ona, Ebû Yûsuf hazretlerine gidip
derdini anlatırsa bir çâre bulabileceğini söyledi. Adam gidip durumu Ebû Yûsuf hazretlerine
anlattı ve bir çâre bulmasını istedi. Bu adam zengin fakat eli sıkı biri idi. İmam bunu bildiği
için; “Bir çâre bulurum. Fakat şartım var!” dedi. Adam Ebû Yûsuf hazretlerinin ellerine
sarılarak; “Şartını söyle” deyince; Ebû Yûsuf; “Sen zenginsin. Memleketin fakir çocukları
için dört mektep, bunların masrafını karşılamak için yanına dört de dükkân yaptırırsan
müşkülün hallolur.” dedi. Adam kabul etti. Fakat: “Bu inşâat bir hayli uzun sürer. Bunun
bitmesini bekleyemeyeceğim. Sabrım tükendi, adağımı hemen yerine getirmek istiyorum.”
dedi. Ebû Yûsuf hazretleri ona; “Peki o halde inşaat için ne kadar para sarfolunacaksa onu
devlet hazînesine teslim edersin. Ben de fetvâyı veririm.” dedi. İnşâata gidecek parayı bilir
kişiye keşfettirip devlet hazînesine yatırdı. Ebû Yûsuf hazretleri talebelerinden birine; “Bana
uzun boynuzlu bir koç bulup getir!” buyurdu. Talebe uzun boynuzlu bir koç bulup, getirdi.
Ebû Yûsuf küçük bir çocuk çağırdı. Çocuğa koçun boynuzlarını karışlattırdı. Dört karış geldi.
Ebû Yûsuf hazretleri:
“İşte adadığın koç. Bunu keser, adağını yerine getirirsin. Zîrâ sen sâdece boynuzu dört karış
bir koç adadın. Karışın büyük veya küçük olduğu husûsunda bir şey belirtmedin. Ben de bu
husûsa dayanarak fetvâ verdim.” buyurdu. Herkes, hazret-i İmâmın üstün zekâsına hayran
kaldı.
Ebû Yûsuf hazretleri, kâdılığı zamânında halîfe ve devlet adamlarına nasihatlar ederek
adâletten ayrılmamalarını ve halka iyi muâmelede bulunmalarını tavsiye etti.
Bir defâsında Halîfe Hârûn Reşîd, hanımına bir münakaşa sonucunda; “Bu geceyi benim
hüküm sürdüğüm topraklarda geçirirsen seni boşadım.” demişti. Fakat sonradan öfke hâli
geçince pişmân oldu. Çok sevdiği hanımından ayrılmak istemiyordu. Meselenin çâresini
zamânın âlimlerine sorup, bir çâre bulunmasını istedi. Fakat işin içinden çıkamadılar. Başka
bir devletin sınırları içinde geceyi geçirmesi de mümkün değildi. Ona; “Senin meseleni ancak
Ebû Yûsuf halleder.” dediler.
Hârûn Reşîd hemen Ebû Yûsuf hazretlerini dâvet etti. Hâdiseyi anlatınca, Ebû Yûsuf
hazretleri; “Hanımınız bu geceyi mescidde geçirsin. Çünkü, mescidde kimsenin sâhipliği ve
mâlikliği yoktur. Nitekim Allahü teâlâ meâlen; “Mescidler Allah içindir.” (Tevbe
sûresi:18) buyuruyor.” dedi.
Bunun üzerine, Halîfe Hârun Reşîd, hazret-i İmâm’ın zekâ ve ilmine hayran kaldı.
Bir defâ Hârun Reşîd, Ebû Yûsuf hazretlerine karşı Hâşimoğullarından, yâni Peygamber
efendimizin mensûb olduğu Kureyş kabîlesinin Hâşimoğulları kolundan olmakla övündü ve;
“Ben kimlerdenim bilir misin?” dedi. Bunun üzerine Ebû Yûsuf; “Sen ancak nesebinle,
soyunla iftihâr edebilirsin, ama dünyâda senin gibi Hâşimî soyundan gelen binlerce insan
vardır. Fakat ilimde asrının teki, zamânının bir tânesi olan, soyla şerefli olanlar gibi değildir.
Cihânı arasalar bir ikincisini bulamazlar.” buyurarak halîfenin sözünü kesti. Bunun üzerine
halîfe sustu ve nefsini kötüleyip; “Bu kadar malım ve mülküm olacak yerde, ilim
öğrenseydim çok daha iyi olurdu.” dedi.
Zamânındaki ve sonra gelen bütün âlimler, onun fazîletleri ve üstünlüğü üzerinde söz birliği
ettiler.
İbn-i Maîn; “Ebû Yûsuf, hadîs-i şerîf âlimi idi. Hadîs âlimlerini çok sever ve hürmet ederdi.”
dedi.
Muhammed bin Cemâa; “Ebû Yûsuf kâdı olduktan sonra da her gün iki yüz rekat namaz
kılardı.” buyurdu.
Hüseyin bin Velîd ise; “Ebû Yûsuf konuşmaya başladığı zaman, insan, sözlerinden etkilenir,
hayrân olurdu.” buyurdu.
Hasan bin Ebî Mâlik anlatır: Ebû Yûsuf hazretlerinden işittim; “Namaz kılıp da arkasından
hocam İmâm-ı A’zam Ebû Hanîfe hazretlerine hayır duâ etmediğim hiç bir namazımı
hatırlamıyorum. Bütün namazlarımın sonunda hocama duâ ettim. İstigfâr okudum.” diye
bildirdi.
İbrâhim bin Mesleme Tayâlisî anlatır: “İmâm-ı A’zam hazretleri hocası Hammâd’a
ebeveyninden önce duâ ettiği gibi” Ebû Yûsuf hazretleri de hocası İmâm-ı A’zam’a, anne ve
babasından önce duâ ederdi.”
Ebû Yûsuf hazretleri kendisinden nasihat isteyenlere çok kere;
“Nîmetlerin başı üç nîmettir. Birincisi bütün iyilikleri içine alan İslâm nîmetidir.
İkincisi, hayâta tad veren sıhhat ve âfiyet nîmetidir. Üçüncüsü, insana faydalı olan
(azdırmayan) zenginliktir.”
“Ar bilmeyen ve utanması olmayanla arkadaşlık, kıyâmette insanı utandırır.”
“Sen her şeyini ilme vermedikçe, ilim sana bir kısmını vermez.” buyururdu.
Hârûn Reşîd bir gün Ebû Yûsuf hazretlerine; “Sen beni ziyârette ihmal ediyorsun. Yâni
seyrek geliyorsun. Halbuki benim seni çok sevdiğimi, aradığımı, sohbetine doymadığımı
bilirsin.” dedi. Ebû Yûsuf hazretleri; “Ey Halîfe-i müslimîn! Arasıra ziyârete gelirsem, daha
iyi olur. Ama sık sık gelirsem kıymeti olmaz.” buyurdu. Halîfe bu sözü beğenip ikrâm ve
ihsânlarda bulundu.
Bir gün halîfe Hârûn Reşîd, Ebû Yûsuf hazretlerini yemeğe dâvet etmişti. Sofraya tereyağı,
fıstık, bâdem ezmesi getirdiler. Hârûn Reşîd; “Bunlardan âfiyetle yiyiniz, her zaman böyle
yiyecekler ikrâm etmezler.” dedi. Bu durum karşısında Ebû Yûsuf hazretleri hocasının yıllar
önce annesine söylediği sözleri hatırlayıp hocasının kerâmetini anlayarak gözleri yaşardı.
Hârûn Reşîd hayretle sebebini sordu. Ebû Yûsuf hazretleri de hâdiseyi anlattı: “Hocam
İmâm-ı A’zam hazretlerinin derslerine yeni başlamıştım. Bir gün annem gelip; “Hoca efendi
sizin geçiminiz yerinde, fakat biz muhtacız. Çocuğun geçimimizi temin etmesi için ücretle
çalışması gerekiyor.” dedi. Bunun üzerine hocam tebessüm edip; “Bu çocuk burada tereyağ,
fıstık, bâdem ezmesi yemeyi öğreniyor.” buyurdu dedi ve; “İşte bu yediğimiz hocamın haber
verdiği yiyecektir.” diyerek, İmâm-ı A’zam hazretlerine rahmetle duâ etti.
İbrâhim Cerrâh anlatır: “Bir defâ Ebû Yûsuf hazretleriyle birlikte hacca gitmiştim. Orada
hastalandı. Bir ara ziyâretine gittim. Hastalığı oldukça fazlalaşmıştı. Mübârek vücûdunu
böyle zayıf dermansız görünce gözlerim yaşla doldu. Fakat o, durmadan sorulanlara cevap
veriyordu. Hattâ daha çok suâl sorulmasını istiyordu. Ona; “Efendim! Harâretiniz fazladır.
Hastasınız. Bu kadar yorulmayınız. Ben size yardımcı olayım.” dedim. O zaman; “Ey
İbrâhim Cerrâh! Faydalı ilim okutmak, insana hastalığın şiddetini hissettirmez.” buyurdu.
Onun ilim öğretmedeki gayretine hayran olmamak elde değildi.”
Abbâsî Halîfesi Hârûn Reşîd bir ara Ebû Yûsuf hazretlerinden nasihat istemişti. Bunun
üzerine Ebû Yûsuf hazretleri; “Allahü teâlâ müminlerin emîrine uzun ömür, nîmet, haysiyet
ikrâm edip, şeref ve izzetini yükseltsin!Ona ihsân ettiği dünyâ nîmetlerini, bitmeyen,
tükenmeyen âhiret saâdetlerine ve Resûlullah efendimize kavuşmaya vesîle kılsın…
Ey müminlerin emîri! Allahü teâlâ sana öyle bir vazîfe verdi ki, sevâbı sevâbların en büyüğü,
cezâsı da cezâların en büyüğüdür. Allahü teâlâ seni bu ümmetin işlerine memur etti. Bu
vazîfenin başına geçtikten sonra artık sen, idârelerini emânet aldığın insanlar sebebiyle
imtihâna çekildin. Onların işlerini üzerine alarak ömrünü tüketmeye başladın. Binâ; adâlet ve
doğruluk temelleri üzerine kurulup, işler adâlet ve doğrulukla yürütülmezse, Allahü teâlâ o
binânın temellerini bozar, yapanların ve yardımcı olanların üzerlerine yıkar. Bu bakımdan
Allah’ın sana ihsân ettiği vazîfelerini ihmâl edip, hakların zâyi olmasına sebeb olma! Çünkü
bir işi yapmaya güç kuvvet veren Allahü teâlâdır.
Bugünün işini yarına bırakma, yoksa işleri ve hakları zâyi edersin. İstekler bitmeden ecel
gelir çatar. Ecel gelip çatmadan sâlih amel işle. Çünkü ölüm gelince, amel yapılmaz.
Çobanlar sâhiblerine karşı sürülerinden sorumlu olduğu gibi idâreciler de, idâre ettiklerinden
Allahü teâlâya hesap vereceklerdir. Allahü teâlânın sana ihsân ettiği bu vazifede bir saat bile
kalsan hakkı yerine getir. Çünkü âhiret gününde Allah indinde idârecilerin en mesûdu,
tebeasını mesûd eden idârecidir.
Doğruluktan ayrılma, yoksa idâre ettiğin kimseler de doğruluktan ayrılır. Nefsin isteğine göre
emir vermekten ve kızgınlıkla iş görmekten sakın. Biri âhiret ile diğeri dünyân ile ilgili iki
işle karşılaştığın zaman, âhiret işini tercih et. Çünkü dünyâ fânî âhiret bâkîdir. Allah
korkusuyla titre, Allah’ın emirlerinde insanlara farklı muâmele yapma. Allahü teâlânın
emirlerini yapmakta hiç bir kınayıcının kötülemesinden korkma!
Dâimâ temkinli ol. Temkinli olmak dil ile değil kalb iledir. Azâbından korkarak ve rahmetini
umarak Allahü teâlâya sığın. Sığınmak ve korunmak, korku ve ümid iledir. Kim Allah’a
sığınırsa Allah onu korur. Dâimâ doğru yol iyi bir âkıbet, hakka ulaştıracak sağlam bir gidiş
üzere ol. Zâyi olmayacak bir iş ve herkesin gideceği âhiret için çalış. Çünkü varılacak bu yer,
kalblerin hopladığı, bahânelerin son bulduğu yerdir. O gün bütün mahlûkât, Allah’ın
huzûrunda baş eğer ve zillet içinde dururlar. Onun hükmünü beklerler. Azâbından korkarlar.
Sanki her şey olmuş bitmiş gibidir.
Kıyâmet gününü bilip de amel etmeyenin, o gün çekeceği hasret ve duyacağı pişmanlık
bitmez. Öyle bir gündür ki, o gün ayaklar kayar, renkler değişir, duruş uzar, hesap çetin
olur…
O ne korkunç bir ayak kayması! O ne fayda vermez bir pişmanlıktır! Bu hayat gece ve
gündüzün yer değiştirmesinden ibârettir. Durmadan biri diğerinin peşini takibediyor. Gece ve
gündüz (zaman) her yeniyi eskitir, her uzağı yaklaştırır, vâd edilmiş olan her şeyi getirir.
Allah herkesi ona göre cezâlandırır. Allah’ın hesâbı çabuktur. Öyleyse Allah’tan kork, sakın!
Çünkü ömür az, iş mühim, dünyâ ve dünyâdakiler fânîdir. Âhiret ise devamlı kalma yeridir.
Mahşer günü, haddi aşanların yolunu tutmuş olarak Allah’ın huzûruna çıkma! Şunu iyi bil ki,
kıyâmet gününün hâkimi olan Allahü teâlâ, kullarına mevki ve makamlarına göre değil,
amellerine göre hükmedecektir. O halde dikkatli ol. Çünkü sen boşuna yaratılmadın ve başı
boş bırakılmayacaksın. Şüphesiz yaptıklarından hesâba çekileceksin. Nasıl cevap vereceğini
düşün. Bil ki, kıyâmet günü insanoğlunun ayakları, Allah huzûrunda hesâba çekildikden
sonra kayacaktır.
Resûlullah efendimiz hadîs-i şerîflerinde şöyle buyurdu: “Kıyâmet günü herkes, dört suâle
cevap vermedikçe hesaptan kurtulamayacaktır. Ömrünü nasıl geçirdi. İlmi ile nasıl
amel etti. Malını nereden nasıl kazandı ve nerelere harcetti. Cismini, bedenini nerede
yordu, hırpaladı.”
“Her kim bana bir defâ salâtü selâm getirirse, Allah ona on salâtü selâm sevâbı verir ve
on tâne günâhını affeder.”
“Şüphesiz hayır, bütün kısımları ve taraflarıyla Cennet’tedir. Şüphesiz şer de bütün
kısımları ve taraflarıyla Cehennem’dedir. Biliniz ki, Cennet sevilmeyen şeylerle
çevrelenmiş, Cehennem de şehvetlerle çevrelenmiştir. Bir kimseye nefisce sevilen
kötülük perdelerinden birisi açılır da ona sabrederse Cennet’e yaklaşır ve Cennet
ehlinden olur. Yine bir adama şehvet ve hevâ perdelerinden biri açılır da ona yaklaşırsa
ateşe yaklaşır ve Cehennem ehlinden olur. Haydi, ancak hak ile hükmedilecek bir gün
için hak ile amel ediniz. Böyle yaparsanız hak menzillerine koşmuş ve konmuş
olursunuz.”
“Benim sözümü işitip de, duyduğu gibi nakleden kimsenin Allah yüzünü ak etsin. İlim
yüklenip nakleden nice kimseler vardır ki, âlim değildir. Nice âlim kimseler de vardır
ki, duyduklarını kendilerinden daha âlim olanlara naklederler. Üç haslet vardır ki,
mümin kişinin kalbi onlarda aldanmaz, yâni kötülüğe sapmaz. Yaptıklarını Allah için
yapmak, müslümanların âmirlerine doğruca nasîhat etmek, cemâate devâm etmek.
Zîrâ cemâatin duâsı, ferdi kötülüklerden korur.”
Ey müminlerin emîri bu suâllerin cevâbını hazırla!Çünkü bu gün amel defterine yazılan,
dünyâda işlediğin her şeyden yarın âhirette sana okunacak, sorulacaktır. İşlediğin her şeyin
şâhitler huzûrunda açığa çıkarılacağı günü hatırla!
Ey müminlerin emîri, korunması emredilen şeyi koru, bakıp gözetilmesi emredileni de gözet.
Bu vazîfeleri Allah rızâsı için yapmanı tavsiye ederim.
Eğer bunları yapmazsan yürünmesi kolay olan yol zorlaşır. Gözlerin etrafı görmez olur,
alâmetler, işâretler ortadan kalkar, gerçekler kaybolur. O geniş yol sana daralır… Nefsine
karşı koy… Emrinde olanların zarar ve telefine sebeb olma. Yoksa Allah onların haklarını
senden alır. Sen de kendi hak ve sevâbını kaybedersin… Allah’ın, idâresini sana emânet ettiği
kimselerin, tebeanın işlerini unutmazsan, sen de unutulmazsın. Onlardan ve haklarından gâfil
olmazsan, sen de aldatılmazsın. Şu fânî dünyâda kalbin ve dilin, Allah’ı zikretmekten, O’nun
resûlüne salât ve selâm getirmekten nasîbini alsın…
Ey müminlerin emîri! Sana verilen nîmetleri iyi koru ve iyi muamele et. Nîmetlerin şükrünü
yap ve artmasını iste. Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde meâlen; “Eğer şükrederseniz
nîmetlerimi arttırırım ve eğer nankörlük ederseniz şüphesiz azâbım çok şiddetlidir.”
(İbrâhim sûresi: 7) buyurdu.
Allahü teâlâ indinde ıslahdan daha sevgili ve fesattan daha kötü ve sevimsiz bir şey yoktur.
Günahları işlemek nîmetlere karşı nankörlüktür. Nîmete nankörlük edip de buna tövbe
etmeyen milletler, kavimler izzet ve şereflerinden mahrum olurlar ve Allah onlara
düşmanlarını musallat kılar.
Ey müminlerin emîri! Allahü teâlâ sana ihsân ettiği şeylerde, seni kendi nefsine uymaktan
muhâfaza etsin. Sevgili kullarına ihsân ettiği nîmetleri sana da ihsân etmesini dilerim…”
Kâsım bin Hakîm anlatır: Ebû Yûsuf hazretlerinden duydum; “Keşke evvelce olduğum gibi
fakir olarak vefât eylesem. Ama yine Allahü teâlâya hamd olsun ki, bile bile hiç bir hususta
cevr ve zulüm etmedim.”
Muhammed bin Cemâe anlatır: Ebû Yûsuf hazretleri vefât etmezden az önce; “Yâ Rabbî!
Kullarının arasında bile bile hükümde zulüm ve adâletsizlik etmediğimi sen bilirsin? Senin
kitâbına ve Resûlünün sallallahü aleyhi ve sellem sünnetine uygun ve muvafık olmak üzere
ictihad hüküm eyledim (verdim). Bulamadığım şeyde seninle benim aramda vâsıta, vesîle
Ebû Hanîfe hazretlerini kıldım. Çünkü o şeyi o meseleyi ondan daha iyi bilen olmadığını
biliyorum.” buyurdu.
Bişr bin Velîd anlatır: İmâm-ı Ebû Yûsuf hazretleri vefâtı hastalağında; “Yâ Rabbî!
Nâmahremle, yabancı kadınlarla bir arada bulunmadığımı ve bir gümüş bile olsa haram
yemediğimi sen bilirsin.” buyurdu.
Ömrünü ilim öğrenmek ve öğretmekle geçiren Ebû Yûsuf hazretlerinin yazdığı kıymetli
eserler şunlardır: 1) Fıkıh ve usûle dayalı olanlar: Kitâb-us-Salât, Kitâb-uz-Zekât,
Kitâb-us-Sıyâm, Kitâb-ül-Ferâiz, Kitâb-ül-Büyû’, Kitâb-ul-Hudûd, Kitâb-ul-Vekâle,
Kitâb-ul-Vesâyâ, Kitâb-us-Sayd ve’z-Zebâyıh, Kitâb-ul-Gasb ve İstibrâ, Kitâbü
İhtilâf-il-Emsâr. 2) Kitâb-ül-Haraç: Halîfe Hârûn Reşîd’in isteği üzerine yazdığı bu
kitapta: Devletin mâlî kaynaklarını ve gelir yollarını geniş bir şekilde ele aldı. Bu hususta
Kur’ân-ı kerîme, Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemden rivâyet olunanlara ve Sahâbe
fetvâlarına dayanmaktadır. Bu eser Fransızcaya, İngilizceye ve başka dillere de tercüme
edilmiştir. “Er-Ritâc adlı şerhi Bağdât’ta 1980 yılında yayınlanmıştır. 3) Kitâb-ul-Âsâr:
İmâm-ı A’zam’dan rivâyet ettiklerini topladığı bir kitaptır. Kitap, fıkıh bâblarına göre tertib
edilmiştir.
4) İhtilâfu Ebû Hanîfe ve İbn-i Ebî Leylâ: Bu kitapta Ebû Hanîfe ve İbn-i Ebî Leylâ’nın
ihtilâf ettikleri meseleleri topladı. Bu kitabı ondan İmâm-ı Muhammed nakletti. Bâzı ilâveler
yaptı ve bölümlere ayırıp bir tertibe tâbi tuttu.
5) Kitâb-ur-Red alâ Siyeri Evzâî: İmâm-ı Evzâî ile İmâm-ı A’zam’ın ihtilâf ettikleri
mevzûları anlatmıştır.
6) Kitâbu İhtilâf-ül-Emsâr, Kitâb-ül-Cevâmî, El-Emâlî, El-İmlâ, En-Nevâdir diğer
eserlerindendir. Ebû Yûsuf’un yazdığı kitapları ve bunlardaki meseleleri İmâm-ı
MuhammedŞeybânî, Ebû Ya’lâ, Muallâ bin Mansûr er-Râzî ve kendi oğlu Yûsuf ve diğer
Hanefî âlimleri naklettiler.
ONUN EKMEĞİ PİŞMİŞ…
Ebû Yûsuf hazretleri anlatır: “Ben hadîs-i şerîf ve fıkıh ilmini öğrenmek isterdim. Çok fakir olup hiç
param yoktu. Bir gün İmâm-ı A’zam hazretlerinin yanında iken, annem çıka geldi ve; “Ey oğlum! Sen
onunla bir değilsin, onun ekmeği pişmiş, yemeği hazırdır, ama sen yiyecek şeylere muhtaçsın” dedi.
Ben de annem için çalışmayı, anneme hizmet etmeyi seçip ilim öğrenmekten vaz geçmeyi düşündüm
ve buna karar verdim. Bir gün hocam İmam-ı A’zam talebesi arasında beni göremeyince çağırttı ve;
“Seni bizden ayıran sebep nedir?” buyurdu. Ben de; “Geçim sıkıntısı efendim.” dedim. Meclis dağılıp
yanındakiler gidince, bana ihtiyâcım olan birçok şeyi ihsân etti. Verdiği şeyler arasında bir hayli
gümüş para da vardı. Sonra; “Bunları harca, bitince bana bildir, fakat ders halkamızdan ayrılma.”
buyurdu. Verdiği para bittiği gün, daha kendisine durumu arzetmeden tekrar verirdi. Her zaman
devâm eden bu hâlini görerek, benim paramın bittiğini ona Allahü teâlâ bildiriyor, kerâmetiyle anlıyor
diye düşündüm. Hocamın bu ihsân ve ikrâmına kavuşmak sebebiyle huzûrunda ilimden de maksadıma
kavuştum. Allahü teâlâ ona en iyi mükâfât, mağfiret ve karşılıklar versin.”
EĞER DOĞRU İSE
İmâm-ı Ebû Yûsuf bir dâvâda halîfe Hârûn Reşîd’in kumandanlarından birinin şâhidliğini kabûl
etmemişti. Bunun üzerine kumandan, Ebû Yûsuf’u halîfeye şikâyet etti. Halîfe sebebini sorduğunda;
“Onun, ben halîfenin kölesiyim.” dediğini duydum. Eğer söylediği doğru ise köle şâhidlik yapamaz.
Yalan ise yalancının şâhidliği kabûl edilmez.” buyurdu. Halîfe bunları dinledikten sonra; “Peki ben
bir kimse hakkında şâhidlik yaparsam kabûl eder misin?” deyince; “Hayır.” buyurdu. Halîfe hayretle
sebebini sordu. O zaman; “Çünkü sen halka karşı kibirleniyorsun. Müminlerle berâber namaz kılmak
için cemâate gelmiyorsun.” buyurdu. Halîfe sonunda bu nasihatlara göre hareket etti.
HAZÎNE YETMEZDİ
Bir gün adamın biri İmâm-ı Ebû Yûsuf hazretlerine suâl sordu. “Bilmiyorum.” cevâbını alınca
sinirlendi.
“Nasıl olur da bilmezsiniz? Hazîneden şu kadar para alırsınız.” dedi. İmâm-ı Ebû Yûsuf hazretleri
sâkin sâkin;
“Kardeşim, bize bildiğimiz kadar para veriyorlar. Yok, eğer bilmediklerimize göre para alsaydık,
hazîne yetmezdi” diye cevap verdi.

Scroll to Top