Ensâr-ı Kiram her gün Resûl-i Ekrem’i ziyaret eder, nöbet ile yemek getirir, hizmette bulunurlardı. O müddet içinde on miskâl altına arsa satın alınarak üzerinde bir mescid-i şerif yapıldı. Bugünkü mâmur Mescid-i Nebevî işte bu mübarek mesciddir. Bunun çevresinde yapılan hücrelere Resûl-i Ekrem Efendimiz intikal buyurdular. Mekke-i Mükerreme’de kalmış olan ümmü’l-mü’minîn Hazret-i Sevde ile Peygamberimiz’in diğer ehl-i beyti de Medîne-i Münevvere’ye getirildi. Artık Medîne-i Tâhire bu mübarek zâtların ikinci vatanları olmuştu.
Hicrî târih Peygamber Efendimiz’in Medîne-i Münevvere’ye hicret buyurdukları senenin Muharrem ayından başlar.
Mescid-i Nebevî yapıldıktan sonra Ashâb-ı Kirâm toplanıp beş vakit namazı cemâatle kılmaya başlamışlardı. Fakat, namaz vakitlerini ilan lâzım geliyordu. Başka milletlerin boru çalmak, çan çalmak, yüksek bir yerde ateş yakmak gibi kabul etmiş oldukları mânâsız alâmetler İslâmiyet’e yakışmazdı. Bir aralık Hz. Ömer’in teklifiyle namaza ‘es-salâte câmi’aten’ diye çağırıldı. Nihayet ensâr-ı kiramdan Abdullah bin Zeyd’e rüyasında bildiğimiz ezan öğretildi. Hz. Ömer de böyle bir rüya gördü, Resûl-i Ekrem Efendimiz (s.a.v.) bunu işitince “İnşâallah bu rüya haktır, namaza böyle davet olunmalıdır.” diye emretti. Sonra bu rüyayı teyid eden vahiy nazil oldu.
Yeryüzünde namaz vakitleri başka başka saatlere tesadüf ettiğinden ezân-ı Muhammedî okunmayan hiç bir saat yoktur. Bu vesîle ile Allâhü Teâlâ’nın birliği, büyüklüğü, Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) peygamberliği, namazın felah ve kurtuluşa sebep olduğu bütün insanlık âlemine yüksek bir sesle ilan edilmektedir.
Resûl-i Ekrem sallallâhu aleyhi vesellem Efendimiz’in ilk müezzini Bilâl-i Habeşî’dir. Ebû Mahzûre Semüre ile Amr İbn-i Ümm-i Mektûm ve Sa’dü’l-Karaz da Efendimiz’in müezzinlerindendir. (Radiyallâhu anhüm.)