Hâtemü’l-Enbiyâ aleyhisselam Efendimiz Vedâ Haccından sonra Hicret-i seniyyelerinin onbirinci senesi Safer ayının son günlerinde, şiddetli bir baş ağrısıyla hummaya tutuldu. Hastalığı ağırca idi. Buna rağmen Mescid-i Saâdet’e varıp minbere çıktı, bir hutbe okudu:
“Ey insanlar! Her kimin sırtına vurmuş isem işte sırtım, o da kalksın bana vursun ve her kimin bende alacağı varsa işte malım, gelsin alsın!” dedi ve kendisinden sonra Cezîretü’l-Arap’tan müşriklerin çıkarılmasını emretti,
Etraftan gelecek elçilere ikram edilmesini tavsiyede bulunduktan, sonra:
“Allâhü Teâlâ bir kulunu dünyâ ile kendine kavuşmak arasında muhayyer kıldı, o kul da ona kavuşmayı tercih etti!” diyerek bununla âhiret âlemine irtihâl edeceğine işaret buyurdu.
Resûl-i Ekrem Efendimizin hastalığı ağırlaşınca Ensâr-ı kiram “Acaba hâlimiz ne olacak?” diye endişe içinde kalmışlardı. Bunu haber alan Nebiyy-i Zîşân Efendimiz, Hazret-i Ali ile amcası Hazret-i Abbas’ın oğlu Fadl’ın kollarına dayanarak tekrar Mescid-i Şerîf’e çıktı, müessir bir hutbe okudu. Buyurdular ki:
“Ey İnsanlar! Benim vefât edeceğimi düşünüp telâş etmekte imişsiniz. Hiçbir peygamber ümmeti arasında ebedî kalmadı ki, ben de sizin aranızda ebedî kalayım?
Ey Ensâr! Size nasîhatım şudur ki, muhâcirlere hürmet ve riâyet ediniz.
Ey Muhacirler! Size de vasiyetim şudur ki, Ensâr’a güzel muamele ediniz.
Ey insanlar! Günah, nîmetin zevâline, elden çıkmasına sebep olur. Eğer insanlar Allâh’ın emirlerine itaat ederse onların âmirleri de öyle olur ve eğer halk âsî olursa onların âmirleri de öyle olur.”