CÖMERTLİK YARIŞI

Bir gün Abdullah bin Cafer (r.a.), Ebû Dâhiye (r.a.) ve Hasan (r.a.), Mekke-i Mükerreme’den Medîne-i Münevvere’ye giderken çölde şiddetli bir yağmur bastırdı. Sığınacak bir yer ararken nihayet bir Arab’ın çadırına rastladılar. O gece orada müsafir oldular. Arab, bir keçi kesti, hanımı da onlara yemek hazırladı. Safa içinde yiyip içip yattılar. Ertesi gün yola çıkarken Abdullah bin Cafer (r.a.), Arab’a dedi ki: “Artık aramızda nimet hakkı geçmiş
bulunmaktadır. Senden ricamız, bir kere bize gelip müsafir olmandır ki, biz de sana hizmette bulunalım.” Arab: “Başım ve gözüm üstüne…” dedi.
Aradan epey uzun bir zaman geçmişti. Arab geçim sıkıntısına düştü. Hanımı, “Bâri Medine’ye git. Belki vaktiyle sana müsafir olan o kişilerden bir yardım görebilirsin. Bunların tutum ve davranışlarından cömert ve iyiliksever kimseler olduğu kanaatine varmıştım. Ümidim budur ki çabalaman boşa gitmeyecektir.” dedi. Bunun üzerine Arab, devesine binerek yola koyuldu. Medîne-i Münevvere’ye varınca “Abdullah bin Cafer ne-
rededir?” diye sordu. Meğerse rastladığı ilk kişi Hz. Hüseyin (r.a.) imiş. Arab’a: “Senin sorduğun kimse benim amcamın oğludur. Sen onu nereden biliyorsun?” diye sordu. Arap: “Bir zaman bana müsafir olmuşlardı.” dedi. Bunun üzerine Hz. Hüseyin (r.a.): “Merhaba ey Arap kardeş, senin vasışarını epey anlatmışlardı.” dedi ve yüz adet deve hediye etti. Daha sonra Hz. Hasan (r.a.) geldi. O da yüz adet dişi keçi hediye etti. Sonra Hz. Abdullah bin Cafer (r.a.) geldi ve Arab’a yüz bin dirhem bağışladı. Ayrıca elli bin dirhem de hanımına gönderdi. En son Ebû Dâhiye (r.a.) gelip özür diledi: “Benim onlar kadar maddî gücüm yoktur; lâkin getir develerini sana acve hurması yükleteyim.” dedi.
Hâsılı Arap Medine-i Münevvere’den çok büyük bir zenginlik ve servet ile geri döndü. Artık ömrü boyunca darlık ve sıkıntı yüzü görmedi.
“Er lokması er kursağında kalmaz.” dedikleri ne kadar ibret ve hikmet dolu bir sözdür.

Scroll to Top