Bir gün Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in yanında Selmân-ı Fârisî, Suheyb-i Rûmî, Bilal-i Habeşî (r.anhüm) ve sahabenin fakirlerinden birkaç kişi daha vardı. Üzerlerindeki elbiseler eskimişti. Bu esnada içeriye, kendi kavminin reisi olan ve daha sonra Müslüman olacak olan Uyeyne bin Hısn girdi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in yanındaki bu fakir ashabı görünce, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’e “Bizim bir şerefimiz var. Biz senin yanına geldiğimiz zaman sen bunların hepsini dışarı çıkar… Sen en iyisi bizim için ayrı bir meclis kur.” dedi.
Bu hadise üzerine Allâhü Teâlâ Kehf Sûresinin 28. âyetini indirdi: -meâlen- “Sabah akşam Rablerine duâ eden, cemalini isteyen o kullarla beraber nefsince sabret. Dünya zinetini arzu ederek gözlerini onlardan ayırma. Kalbini zikrimizden gâfil bıraktığımız, keyfinin ardına düşmüş ve işi haddini aşmak olmuş kişilere de itaat etme.”
Allâhü Teâlâ peygamberine fakirlerle beraber olmasını, onlara yakın bulunmasını emretmiştir. Bu emir, kıyâmet gününe kadar bütün fakir Müslümanlar içindir. Bunun için Müslümanların, fakirleri sevmesi, onlara iyilikte bulunması ve yardım ellerini uzatmaları gerekir. Zira onlar kıyamet günü Allâhü Teâlâ’nın en önde bulunduracağı kullarıdır ve onların şefaatleri umulur.
O ashâbı hakir gören bunlar gibilerin bu gururlu hallerine iltifat edilmemelidir. Zira insanlık şerefinin öyle maddî bir servetle değil manevî faziletler ile ayakta durduğu bilinmelidir ve Müslümanlar arasında aslî bir denklik bulunduğu takdir edilmelidir