Kur’ân-ı Kerîm, asırlardan beri milyonlarca ehl-i İslâm’ın okuyup amel ettiği, muazzam bir Kitâb-ı İlâhî’dir. Bütün Müslümanlar da bunu cân u gönülden muhafaza eder, tamamı da bunun mübarek âyetlerini namazlarında okuyarak Rablerine, aynı sûrette kulluklarını arz ederler. İslâm birliğini canlandırmaya, İslâm dayanışmasını temine bundan daha ulvî bir vesile yoktur.
Kur’ân-ı Mübîn’in tercümeleri ise birer meâlden ibarettir, hiçbir tercüme ne kadar mükemmel olursa olsun, bir mucize-i kelâmiyye olan Kur’ân-ı Kerîm’in belâgatini, yüceliğini, kudsiyetini, yüksek manalarını hakkıyla ihtivâ edemez ve hiçbirine Kur’ân denilemez.
Kur’ân-ı Kerîm, mübarek lafızlar ve onların yüksek manalarından ibarettir. Bu cihetle tercümeler, Kur’ân mâhiyetinde değildirler. Müslümanlar, namazlarında Kur’ân-ı Kerîm’i Arapça okumakla mükelleftirler. Bu cihetledir ki bütün müctehidîn-i kirâm, namazlarda Kur’ân-ı Kerîm âyetlerinin Arapça okunmasının farziyetine hüküm vermişlerdir.
Kur’ân-ı Kerîm’i tamamıyla anlamak, ondan hükümler çıkarmak, her fert için dînen bir vazife değildir. Çünkü bu, herkes için mümkün olmaz. Nitekim herhangi bir ilme, mesela tıbba, matematiğe ve felsefeye ait meseleleri anlayıp bilmek için husûsî bir tahsil lâzımdır. Bu meseleler, sırf Türkçe yazıldığı hâlde bunları her Türkçe bilen, güzelce anlayarak tatbik edemez; bir Arap’ın dahi bu meseleler Arapça yazılmış olunca bunları lâyıkıyla anlayabilmesi mümkün olamaz. Onun dahi bunlara dair ayrıca bilgi edinmesi, ilim tahsil etmesi lâzımdır. Binâenaleyh, Kur’ân-ı Kerîm’in yüksek manasını izah etmek, ihtiva ettiği hükümleri açıklamak ve tespit eylemek vazifesini, İslâm âlimleri öteden beri deruhte etmiş, bu husûsta icap eden malumatı din kardeşlerine veregelmişlerdir. Bu meyânda “tefsir” adı altında pek kıymetli bir ilim vücuda gelmiştir.
