SADÂKAT VE İHLÂSIN EHEMMİYETİ
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyurmuşlardır ki:
“Allah’tan korkup helâle harama dikkat eden, dürüst ve ahdine/yeminine sâdık olanlar haricinde bütün tüccarlar, kıyâmet günü fâcirler zümresinde bulunacaklardır.”
Diğer bir hadîs-i şerîfte de şöyle buyurulmuştur:
“Kazançların en temizi, şu tüccarların kazançlarıdır ki onlar; konuştuklarında yalan söylemezler, kendilerine itimat olunduğunda ve bir emanet bırakıldığında hıyânet etmezler, bir şey satıp alırken aldıkları bir malı kötülemez, sattıkları malı da (haksız) methetmezler. Bir borçları olsa alacaklıya borcu geciktirip de zulmetmezler; alacaklı olsalar, borçluyu (haksız yere) sıkıştırmazlar.”
Sadâkat, doğruluk elbette övülmüştür. Sâdık kimse, dünya ve âhirette güzel nâm sahibi olur.
Evliyâdan Ahmed bin Ebu’l-Havârî (rah.) anlattı: Süleyman Dârânî (k.s.) Hazretlerine, “Ben, İsrâîloğullarına gıpta ediyorum. Zira onlardan 800 sene ömür sürüp de bunu ibadetle geçirmekten zayıflayıp çöp kadar kalanlar var.” dedim. Buyurdu ki: “Ama ben öyle zannediyorum ki bizden hiçbirisi, zayıflamaktan derisinin kemiğine yapışmasını istemez. Bizim yegâne istediğimiz şey, sıdk ve niyette ihlastır. Bir kimse, on gün ihlaslı olabilse, İsrâîloğullarının o uzun ömürlerde nâil olduklarına, tamamıyla nâil olur.”
Nice kimseler, uzun ömür sürerler, ama arzularına nâil olamazlar, nice kimselere de kısa ömürleri bereketli kılınır, uzun ömür sürmüş gibi hayır ve sevaplara nâil olurlar.
Tevbe Sûresi’nin 119. âyet-i celîlesinde -meâlen- şöyle buyurulmuştur: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sâdıklar ile beraber bulunun.” Bu âyet-i celîleye, “Sâdıklar zümresinden olun.” manası da verilmiştir.
Bu âyet-i celîlede, sıdkın faziletine ve derecesinin yüksekliğine işaret ve ona teşvik vardır. Ehl-i marifetten bazıları, “Her kim, dâimî olan farzı yerine getirmezse, onun muvakkat (5 vakit) farzı da kabul olunmaz.” demişler; “Dâimî farz nedir?” diye sorulunca “Sadâkat/doğruluktur” cevabını vermişlerdir.
Te’vîlât-ı Necmiye tefsîrinde buyurulmuştur ki:
“Sâdıklar, ezelde Hak Teâlâ’nın ‘Elestü bi-rabbiküm? (Ben, sizin Rabb’iniz değil miyim?)’ hitabına verdikleri ‘Evet, Rabbimizsin’ ahidlerine, dünyaya geldiklerinde de sadâkat gösterenlerdir. Onlar, dünyada sırf Allâh’a ibadet edip, ibadetlerine dünyevî ve uhrevî hiçbir menfaat arzusu karıştırmayan ihlas sahibi kimselerdir.”
İsmail Hakkı Bursevî (rah.) diyor ki: “Üstazım, bir mektubunda, bana şöyle yazmıştı: Size, niyetinizde ve amellerinizde sadâkati tavsiye ediyorum. Sadakat, ihlastan ibarettir. İhlâs ise, kişinin her hareketinin sırf Allah rızâsı için olmasıdır. Yani işlediği ve terk ettiği her işi, Allah’ın rızasını gözeterek yapmaktır. Yaptığı herhangi bir işe ve amele, nefsin bir arzusu karıştığında ihlas, kayıp olur, ihlassız amel de makbul değildir. İhlâsın kazandıracağı yüksek derecelerin nihâyeti yoktur. Kul, bazı işlerde sıdk u ihlâs sahibi iken bazı işlerinde ise bu sıdkı muhâfaza edemeyebilir. Bir kimse bütün işlerinde sâdık olursa ona sıddîk denir.”
Sıdk ehli, insanları, Hak Teâlâ’nın rızasına kavuşturan rehberlerdir. Mâneviyat ehli bir kimse, onların sevdiklerinden veya tâbileri zümresinden bulunursa, onların muhabbeti, terbiyesi ve tasarrufu bereketiyle, yüksek mânevî mertebelere nâil olur, mâsivâyı terke muvaffak kılınır.
Nitekim İmâm Gazâlî (rah.), Minhâcü’l-Âbidîn isimli eserinde demiştir ki: “Bazı kimseler, manevî geçitleri yetmiş senede aşabilir; kimi yirmi, kimi on, kimi bir senede, kimi bir ayda, kimi bir haftada, kimisi de bir anda aşıverir.”
