Safer ayının son gecesinde, Çarşamba günü Cennetü’l-Bakî’ kabristanına gidip hane-i saadetlerine (evine) döndükten sonra başlamış, on üç gün sürmüştür.
Resûlullâh (s.a.v.), Ümmü Bişr (r.anhâ)’ya “Ey Ümmü Bişr! Hayber’de oğlunla tatmış olduğum zehirli etin acısından şu anda kalp damarımın koptuğunu duymaktayım! Zaman zaman onun ağrısını ve sızısını duyuyorum.” buyurmuştu.
Peygamberimizin hastalığı, baş ağrısı ile başlamıştı.
Ebû Saîd-i Hudrî (r.a.), Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) hastalığından dolayı, ziyârete gelmişti. O sırada, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in üzerinde bir şilte örtülü idi. Ebû Saîd-i Hudrî (r.a.), şiltenin üzerine elini koyduğu zaman, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in vücûdunun harâretini şiltenin üzerinden hissetti. “Ateşin, ne kadar da şiddetlidir!” dedi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) “Bize, ibtilâ (belâ), böyle ağırlaştırılır. Ecrimiz de kat kat verilir.” buyurdu. Ebû Saîd-i Hudrî (r.a.);
“İnsanların, en ağır belâya uğrayanları, kimlerdir?” diye sordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v.);
“Peygamberlerdir!” buyurdu. Ebû Saîd-i Hudrî (r.a.);
“Sonra kimlerdir?” diye sordu. Peygamber Efendimiz (s.a.v.); “Sâlihlerdir!” buyurdu.
Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) Resûlullah’ı ziyaret etmişlerdi. Şöyle anlattılar: Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) hastalığında, mübarek vücudu, hummânın (sıtma) hararetinden şiddetle sarsıldığı sırada, yanına varmıştım. ‘Yâ Resûlallâh! Sen, çok şiddetli bir hummâya tutulmuşsun!’ dedim. Resûlullâh (s.a.v.) ‘Evet! Ben, sizden iki kişinin humması gibi hummâya tutuldum.’ buyurdu. “Şüphe yok ki, sana iki ecir vardır.” dedim.
Resûlullâh (s.a.v.) “Evet! Öyledir. Hastalığa tutulan hiçbir müslüman yoktur ki, Allâhü Teâlâ, onun kusur ve günâhlarını, ağacın yaprakları döküldüğü gibi dökmesin!’ buyurdu.”
